Din Monitörü 2026: Dindarlığın toplumsal dayanışmaya etkisi gruplara göre değişiyor
Bertelsmann Vakfı’nın Almanya’da yaptığı araştırmaya göre dini yaşama aktif katılım, genel olarak toplumsal dayanışmayla ilişkilendiriliyor. Ancak bulgular dini gruplar arasında farklılaşıyor: Müslüman katılımcılarda dindarlık arttıkça topluma bağlılık azalıyor. Araştırma bu durumu ayrımcılık ve kurumsal güven eksikliğiyle ilişkilendirirken, Mouhanad Khorchide dini-ideolojik anlatıların da etkili olabileceğini savunuyor.
Almanya'da yapılan bir araştırmaya göre dini bir topluluğa bağlı olan ve dini yaşamda aktif rol alan kişiler toplumsal dayanışmaya dindar olmayanlara kıyasla daha fazla katkı sağlıyor. Bu sonuç, Berlin merkezli Bertelsmann Vakfı'nın "Din Monitörü 2026" başlıklı araştırmasından çıktı.
Ancak araştırmada dini topluluklar arasında belirgin farklılıklar olduğu tespit edildi. Buna göre Almanya'da Müslümanlarda diğer inanç gruplarından farklı olarak dindarlık arttıkça ortak topluma bağlılık belirgin biçimde azalıyor.
Vakfın yaklaşık 20 yıldır yayımladığı rapor, ağırlıklı olarak dindarlığın farklı yönlerini ve bunun toplumsal etkilerini inceliyor. Rapor, dinin Almanya'da yıllar içindeki değişimi de ortaya koyuyor.
Katolik ve Protestan kiliselerinin verilerine göre 2025 yılında Almanya nüfusunun yüzde 44'ünden biraz daha azı bu iki kiliseden birine bağlı. Raporda Almanya'da yaşayanların üçte birinden fazlasının ise herhangi bir dine veya mezhebe bağlı olmadığı belirtiliyor. Müslümanların oranı ise yüzde 8'e kadar çıkıyor.
Son on yılda Almanya'daki Ortodoks ve bağımsız kiliselere kayıtlı Hristiyanların sayısı arttı. Her iki grubun da nüfusu birkaç milyonu buluyor. Yahudiler, Hindular ve Budistler ise daha küçük grupları oluşturuyor. Almanya on ya da 20 yıl öncesine kıyasla daha az dindar ancak dini açıdan daha çeşitli bir ülke.
Din Monitörü, dini aidiyetten bağımsız olarak Almanya'daki genel toplumsal dayanışmayı da inceliyor. Bunun başlıca göstergeleri arasında sosyal ilişkilerin önemi, kişisel katılım yoluyla ortak yarara yönelik tutum ve topluma bağlılık yer alıyor. Temsili araştırma kapsamında Mart 2026'da, 18 ile 94 yaşları arasındaki 5 bin 200'den fazla kişiyle görüşüldü.
Toplumsal dayanışmanın sabit bir değer olmadığını koronavirüs salgını yılları göstermişti. Araştırmaya göre dayanışma göstergeleri, 2023'e kadar belirgin biçimde geriledi. O tarihten bu yana ise yeniden yükseldi ve neredeyse 2020 öncesindeki seviyelere ulaştı.
Ancak toplum genelinde yalnızca sosyal ilişkiler ve ortak yarara yönelik tutum göstergelerinin belirgin biçimde iyileştiği dikkat çekiyor. Buna karşılık topluma bağlılık göstergesi yerinde sayıyor.
Raporda "Özellikle federal hükümete duyulan güven ve adalet algısı oldukça düşük" deniliyor. Araştırmaya göre sorumlu siyasi aktörlere karşı "süregelen bir güven krizi" bulunuyor. Buna "günümüzde özellikle güçlü biçimde hissedilen adaletsizlik duygusu" da eşlik ediyor.
Vakfın uzmanları daha geniş çerçevede dinin rolüne baktığında şaşırtıcı bir sonuca ulaşıyor. Araştırmaya göre din, toplumsal dayanışma açısından "önemli bir kaynak" niteliğinde. Ancak bu potansiyel bütün dini topluluklarda aynı ölçüde ortaya çıkmıyor.
Katolik ve Protestan katılımcılarda dindarlık arttıkça toplumsal dayanışmaya ilişkin farklı göstergeler de yükseliyor. İslam dinine mensup katılımcılarda ise topluma bağlılık, özellikle çok dindar Müslümanlarda belirgin biçimde düşük çıkıyor.
Az dindar ya da dindar olmayan Müslümanlarda topluma bağlılık göstergesi 46 puan, orta düzeyde dindar olanlarda 42 puan. Çok dindar Müslümanlarda ise bu değer yalnızca 28 puan. Araştırma buna olası açıklamalar olarak ayrımcılığı, toplumsal kabul eksikliğini ve kurumlarda sınırlı temsil imkânını gösteriyor. Rapora göre burada söz konusu olan toplumdan geri çekilme değil, devlet kurumlarına duyulan güvenin aşınması.
Münster Üniversitesi İslam İlahiyat Fakültesi Dekanı Mouhanad Khorchide, bu bulgunun "ciddiye alınması gerektiğini" belirtiyor. Ancak araştırmanın ortaya koyduğu açıklama modeline temel bir eleştiri getiriyor. Khorchide'ye göre çalışma yalnızca tek bir neden sunuyor: Ayrımcılık ve kabul görmeme. Khorchide bunu fazla tek yönlü buluyor.
Khorchide, ayrımcılığın elbette var olduğunu ve önemli bir etken oluşturduğunu kabul ediyor. Ancak ona göre "en az bunun kadar belirleyici olan bir başka neden" araştırmada hiç ele alınmıyor.
"Bu da dini-ideolojik ve çoğu zaman İslamcı temellere dayanan anlatıların etkisi" diyen Khorchide'ye göre bu anlatılar devleti, demokrasiyi ve toplumun çoğunluğunu "gerçek" İslam'a yabancı ya da düşman unsurlar olarak sunuyor. Bu tür söylemler de kurumlara duyulan güveni aşındırıyor.
Khorchide, uzun süredir kendi başına varlığını sürdüren bir "mağdur Müslüman" anlatısından söz ediyor. Ona göre birçok kişi, bizzat ayrımcılık yaşamamış olsa bile dünyaya bu "yorumlama gözlüğüyle" bakıyor.
"Mağduriyet anlatısı gerçeğin yerini aldığında, tarif ettiğini iddia ettiği güvensizliği bizzat kendisi besliyor" diyen Khorchide'ye göre araştırmada bu unsur da göz ardı ediliyor.
Khorchide, Münster'de öğretilen İslam ilahiyatının yaklaşımına işaret ediyor. Buna göre inanç ile ortak toplum arasında bir karşıtlık bulunmadığının gösterilmesi gerekiyor. Amaç, "mağduriyet tutumunun" karşısına sorumluluk alan ve toplumu şekillendirmeye katkıda bulunan bir yaklaşım koymak. İslam ilahiyatçısı Khorchide'ye göre bu, toplumsal kabul üzerine gerekli tartışmayı yalnızca tek yönlü biçimde sürdürmekten daha etkili bir yaklaşım.
Kaynak: DW Türkçe
